The Awful German Language

Almanca öğrenmeyen kişi bu dilin ne kadar afallatıcı, kafa sıyırtıcı olduğunu anlayamaz. Şüphesiz başka hiç bir dil bu kadar kuralsız ve sistemsiz olarak ortaya çıkmamıştır. Öyle ki, anlamaya yönelik her girişim elinde patlamaktadır. Her girdikçe içine bu denizin, dalgalarla oradan oraya çaresizce savruluyor, nihayet bir kural, bir kara parçası, sağlam bir zemin buldum deyip soluklanmak istiyor ve heyecanla sayfaları çevirmeye başlıyor ama şu cümleyle karşılaşıyorsun; ” Aşağıdaki istisnalara dikkat edin!” listeyi inceleyince istisnaların kuralı anlatmak için verilen örneklerden daha fazla olduğunu görüyorsun. Hevesin kırılıyor. sonra tekrar güverteye koşuyor, yeni bir ağrı dağı aramaya koyuluyorsun ve bulduğunu sandığın şey yine dağılıp giden kum tepecikleri oluyor. Her defasında ismin korkunç 4 halini anladığımı düşündüğümde, iğrenç, umulmadık güçlerle donatılmış bir ilgeç (preposition) usul usul cümleye giriyor ve ayağımın altındaki zemini çekip alıyor.

                             Mark Twain – The Awful German Language


İspanyol paçalı elindeki berliner’den (Berliner: almanların üstü toz şekere bulanmış tatlı hamurun içine çilek marmelatı sürülmesi suretiyle meydana gelen ve fransızların kruvasanı ile aynı aynı misyona sahip donut) bir ısırık aldı. suratını ekşitti, yenebilecek gibi değildi. Tadı öksürük şurubuna benziyordu. İspanyol yemeklerin baharatlı ve kadınların kalçalı olduğu ülkeden geliyordu. Kendi ülkesi her ne kadar ekonomi, insan hakları ve çevre gibi konularında avrupadan  geride olsada, avrupadan ilerde olduğu tek nokta ‘mutfak kültürü’ydü. ispanyol içinden ‘aslında bunca türk döner işine gireceğine, türkiyeden ucuza kasa kasa Calpol alıp almanlara satabilirlermiş’ dedi. Bu yeni iş kolunu bulduğu için kendiyle gurur duydu. Ne yazık ki, artık 60larda değildi.

İspanyol Terminal 1’in içinde C platformunu arıyordu. Aslında sadece ‘C-Platform’ yazan tabelaları takip ediyordu. İlk başta merdivenlere doğru olan bu yönlendirmeler zamanla kendilerini ispanyolun sinirlerini zorlayan dönemeçlere bırakmıştı. Bir an kameralardan onu izleyen bir sürü alman bilim adamı olduğunu ve adeta labirentte peyniri arayan fareler gibi kendisinin üstünde sosyolojik bir deney yaptıklarını düşündü. Durdu. Alman bilim adamlarına göz dağı vermek istercesine, elinde tuttuğu berliner’i kameraya göstere göstere poşete, poşeti de sırt çantasına koydu.

Bir dönemeci daha tam geçerken, etrafta bihterin telefon müziği çalmaya başladı. ilerdeki standda duran siyah şaçlı bol kalçalı abla, saçları hafif açılmış göbekli abi ve ispanyol hemen kafayı kaldırıp bihterin çağrı sesine kulak verdi. O an terminalde her türk kendini yere atıp ‘ölüyorum anlasana. gözlerimin önünde birbirlerini seviyorlar. ben işkenceler içinde kıvranırken onların mutluluğundan ölüyorum. anne ben ölüyorum yardım et’ diye  aglamaya başladı. almanlar ve takım eibiseleri  boyle toplumsal ve herkesin tek yürek olduğu bir olayı en son 1945 yılında gördükleri için olaya çok bir anlam vermek istemediler. çok şükür ki, bu toplu sinemaskopik sahne  bihterin çagrı sesinin kendisine ‘alo’ olarak yanıt bulması ile son buldu. İspanyol yerden kalkıp allahtan almanlar ne olduğunu anlamıyor dedi. Daha sonra almanların bir fişleme metodu olarak aşk-ı memnuyu kullandıklarını düşündü. içi ürperdi. sen bihter ziyagilsin,aptal olma dedi kendi kendine, saçlarını olmayan rüzgarda savurup yürümeye devam etti. az sonra karşısına ‘C-Platform’ yazısı çıktı.

Yazının az ilerisinde bir adam gazete okuyor ve bikaç alman ellerinde çiçek buketleri ile bekliyordu. çiçekli almanlar ispanyolun yanına geldi. ispanyol ‘ Woodstock‘? ‘ dedi. yuvarlak gözlüklü çiçekli alman ‘çaktırma ona daha 6 sene var, neyse bu çiçekler senin en son 1963 yılında biri bu kadar sabırla işaretleri takip etmişti’ dedi. ispanyol ‘o kimdi’ dedi. alman ‘ein berlinerdi kendisi’ dedi. almanlar kendi arasında gülüştü. gazete okuyan adam gazeteyi yüzünden indirip  ‘so what’s the difference between ich bin ein berliner and ich bin berliner‘ dedi. ispanyol ‘ abbav kennedy’ dedi. az sonra bir alarm çalmaya başladı. almanlar çiçekleri yere bırakıp ‘arbeiten’lamaya başladı. Kennedy saatine baktı ‘ anyway I dont wanna miss my flight to dallas‘ dedi.  gazeteyi koltuk altına koydu, yerdeki bond tipi çantayı alıp şapkasıyla ispanyola selam verip hızlı adımlarla uzaklaştı. İspanyol arkasından bağırdı ‘ mükayet ol kendine oralarda’, ama kennedy duymadı.

İspanyol kyürümeye devam etti. bi yandan da germanwings diyor kendi kendine germanwings. ‘adamlarının firmalarının ismi bile insana o kadar güven, huzur veriyor ki, şeytan diyor evi arabayı germanwings’in üzerene yap’ diye ekledi. Aklına wolkswagen’nin (türkiye de voksvogen / alman semalarında ise voksvagın) üstün alman teknolojisi, almanlık, alman tekniği, almanya, ALMAN, ALMANLIK  key word’leri ile hazırlanmış sonu hep wir leben autos (yani almanız, araba yapmışız daha bişey dememize gerek var mı) sloganıyla biten reklamları geliyor. Karşıdaki check inde duran adama doğru gözlerini kısıp içinden ‘wir leben autos’ diyor. bakışı yakalayan adam da gözleriyle ispanyola eyvallah diyor. ispanyol da buna karşılık ahanda türksün galiba diye bakıyor adama.

İspanyol Air Berlin‘e pas vermiyor, Hamburg International‘ın yüzüne bakmıyor, Lufthansa‘nın ise adeta eski sevgili misali görünmeden önünden geçiyor. Derken kendini germanwings’in önünde buluyor. Germanwings’in checkin masasının önünde bir uzun boylu sarışın bir kadın oturuyor. İspanyol kadının yanına gidip ‘gutan morgan’ diyor. kadında ‘gutan morgan’ diyor. diyalog çok iyi başlıyor. ispanyol ‘ is the right place for the berlin fight?’ diyor. kadın duruyor ‘where’ diyor. ispanyol ‘berlin’ diyor. kadının hans nöronlarından oluşan beyninde bi karmaşa oluşuyor. berlin,berlin, berlin… kadının suratında 40 senelik almanım berlin diye bir yeri ilk defa duyuyorum ifadesi var. ispanyol ‘berlin’ diyor. kadın ‘berlin?’ diyor. sonuç yok. gutan morgan’la başlayan dialog adeta AB ilişkileri gibi tıkanıyor. kadının ‘ticket’ demesiyle ispanyolun elindeki son kalede duştu. ispanyol bileti uzattı. tam o an ispanyol  budapeste de farkında olmadan bilet satıcısına ‘yirmidört hour kart’ diye 20 kere söylediğini  hatırladı, satıcı en son ispanyola dönüp ‘yirmidört???’ dediğinde ne yaptıgını fark etmişti. kadına bi anda ‘beliiinnnn’ diye bagırdı. kadın ‘ja’ dedi. r harfındeki küçük değişiklik ispanyola check in yapma hakkını vermişti. az da olsa almanca anlasabilmiş olmanın gururuyla check in yaptırdı ve gate’ine gitti.

gate’in onundeki koltuklara oturdu. az ilerde belli ki, şirketçe bir toplantıya giden bir alman ekip şakalaşıyordu. geri kalan almanlar ise lap topları kucaklarında almanyaya hayırlı birer evlat olmaya çalışıyorlardı. birazdan almanca bir anons başladı. ispanyol ‘tövbe estagrufullah’ dedi, ‘zannedersin kadın fısır fısır kulağımıza almanca söylüyor bu ne seksilik ‘ dedi. daha sonra anons sustu. alman kadın yoruldu tabi, kolay değil o ses tonuyla dedi.  birazdan aynı seksi ses tonuyla türkçe bir duyuru başladı. abov dedi ispanyol. ispanyol televizyonda istanbul yada türklere ait birsey cıktığında ‘allah türk dedi’ diye sevinen insanların arasından geliyordu. sevinçten anonsun başını kaçırdı. en son duydugu şeyse ‘havalimanında anonsların seksi olması evrenseldir oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s